Bir kış günüymüş. Gökyüzünden usul usul süzülen kar taneleri, yeryüzünü bembeyaz bir örtüyle kaplarken bir kraliçe, siyah abanozdan yapılmış pencere çerçevesinin önünde oturmuş, sakin sakin dikiş dikiyormuş. Pencere biraz aralık olduğu için dışarıdaki karı izleyebiliyormuş. Tam o sırada iğne parmağına değmiş ve üç küçük damla kan, pencerenin önündeki karların üzerine düşmüş. Bembeyaz karın üstünde parlayan bu kırmızı damlalar kraliçenin çok hoşuna gitmiş. İçinden, “Keşke teni kar kadar beyaz, yanakları gül kadar kırmızı, saçları da abanoz gibi simsiyah olan bir yavrum olsa!” diye dilekte bulunmuş.
Aradan çok zaman geçmeden kraliçenin bir kızı olmuş. Küçük kızın teni gerçekten kar gibi beyaz, yanakları al al, saçları ise gece kadar siyahmış. Bu yüzden ona Pamuk Prenses adını vermişler. Ne var ki, kraliçe kızını kucağına aldıktan kısa bir süre sonra hayata gözlerini yummuş. Böylece Pamuk Prenses daha bebekken annesiz kalmış.
Bir yıl sonra kral, kızına yeniden bir anne olsun diye başka bir hanımla evlenmiş. Yeni kraliçe çok gösterişli ve bakımlıymış. Fakat güzel olduğu kadar kendini beğenmiş, başkalarının güzelliğini kabul etmekte zorlanan biriymiş. Sarayda sihirli bir aynası varmış. Her gün aynanın karşısına geçer ve, “Ayna, ayna, söyle bana. Bu ülkede en güzel kim acaba?” diye sorarmış. Ayna da her seferinde, “En güzel sizsiniz, kraliçem.” diye cevap verirmiş. Kraliçe bu sözleri duymaktan çok hoşlanırmış. Çünkü aynanın hiçbir zaman yanlış konuşmadığını bilirmiş.
Yıllar geçmiş, Pamuk Prenses büyümüş. Gün geçtikçe daha da zarif, sevimli ve ışıl ışıl bir çocuk olmuş. Henüz küçücük sayılacak bir yaştayken bile güzelliği herkesin dikkatini çekmeye başlamış. Bir gün kraliçe yine aynasının önüne geçmiş ve her zamanki sorusunu sormuş: “Ayna, ayna, söyle bana. Bu ülkede en güzel kim?” Ayna bu kez farklı bir cevap vermiş: “Siz çok güzelsiniz, kraliçem. Ama Pamuk Prenses sizden de güzel görünüyor.” Bu sözleri işiten kraliçenin yüzü bir anda değişmiş. İçini büyük bir kıskançlık kaplamış. O günden sonra Pamuk Prenses’i her gördüğünde kalbi huzursuzlukla dolmaya başlamış. Zamanla bu kıskançlık büyümüş, aklını ve gönlünü meşgul eder olmuş.
Sonunda kraliçe bu düşüncelerden kurtulamayınca sarayın avcısını yanına çağırmış. Ona, “Pamuk Prenses’i ormana götür. Onu benden çok uzak bir yerde bırak. Bir daha saraya dönemeyecek kadar uzak olsun.” demiş. Avcı, küçük kızı alıp ormanın derinliklerine götürmüş. Pamuk Prenses, avcının yüzündeki üzüntüyü fark edince korkuyla ona bakmış ve, “Lütfen beni burada yalnız bırakma.” demiş. Avcı, onun masumiyetine ve iyiliğine dayanamayarak yumuşamış. Ona zarar vermek istememiş. Sonunda, “Koş güzel çocuk, buradan uzaklaş ve kendine güvenli bir yer bul.” diyerek onu serbest bırakmış. Daha sonra da kraliçeyi oyalamak için başka bir hayvandan aldığı bir parçayı saraya götürmüş. Kraliçe, Pamuk Prenses’in artık geri dönmeyeceğini sanarak bir süre için rahatlamış.
Pamuk Prenses ise ormanın içinde yapayalnız kalmış. Uzun ağaçlar, derin gölgeler, kuş sesleri ve hışırdayan dallar ona önce ürkütücü gelmiş. Ama yine de cesaretini toplayarak yürümeye devam etmiş. Gün boyu kimi zaman koşmuş, kimi zaman durmuş, kimi zaman da hangi yöne gideceğini düşünmüş. Akşamüstü olduğunda küçük, sevimli bir kulübeye rastlamış. Pencereleri minicik, kapısı alçak, bacası da kısa olan bu ev ona masal gibi görünmüş.
İçeri girdiğinde her şeyin ne kadar düzenli olduğunu fark etmiş. Masanın üzerinde yan yana dizilmiş yedi küçücük tabak, yedi minik kaşık, yedi çatal, yedi bıçak ve yedi bardak varmış. Karnı çok acıktığı için her tabaktan birazcık tatmış, her bardaktan minicik bir yudum almış. Böylece kimsenin payını tamamen bitirmemeye dikkat etmiş. Sonra gözleri odadaki yataklara ilişmiş. Yan yana sıralanmış yedi küçük yatak varmış. Birini denemiş, sert gelmiş. Ötekine bakmış, biraz kısa bulmuş. Sonunda yedinci yatak tam ona göreymiş. O kadar yorulmuş ki uzanır uzanmaz derin bir uykuya dalmış.
Gece olunca kulübenin sahipleri eve dönmüş. Bunlar, dağlarda çalışan yedi cüceymiş. Eve girdiklerinde içeride bir farklılık olduğunu hemen anlamışlar. Birinci cüce, “Benim sandalyeme kim oturmuş?” diye sormuş. İkincisi, “Benim tabağımdan kim tatmış?” demiş. Üçüncüsü, “Ekmeğimden kim almış?” diye şaşırmış. Dördüncüsü, “Sebzeme kim dokunmuş?” diye seslenmiş. Beşincisi, “Çatalımı kim kullanmış?” demiş. Altıncısı, “Bıçağım yer değiştirmiş.” diye eklemiş. Yedincisi de, “Bardağımdan biri içmiş.” diyerek etrafına bakınmış.
Derken yatak odasına geçmişler. Birinci cüce, yatağındaki örtünün hafifçe bozulduğunu fark etmiş ve, “Benim yatağıma kim uzanmış?” diye sormuş. Diğerleri de kendi yataklarında küçük değişiklikler görünce aynı şaşkınlığı yaşamış. En son yedinci cüce, yatağında uyuyan Pamuk Prenses’i görmüş. Hemen arkadaşlarını çağırmış. Yedi cüce bir araya gelip küçük kıza bakmışlar. Onu öyle sevimli, öyle narin bulmuşlar ki uyandırmaya kıyamamışlar. “Ne kadar tatlı bir çocuk.” demişler. O gece yedinci cüce, arkadaşlarıyla sırayla yer değiştirerek dinlenmiş ve Pamuk Prenses’in rahat uyumasına izin vermişler.
Sabah olduğunda Pamuk Prenses gözlerini açmış. Karşısında kendisine merakla bakan yedi cüceyi görünce önce şaşırmış. Ama cücelerin yüzlerinde dostça bir ifade varmış. Ona nazikçe adını sormuşlar. Pamuk Prenses, adının Pamuk Prenses olduğunu söylemiş ve başından geçenleri anlatmış. Üvey annesinin onu saraydan uzaklaştırmak istediğini, avcının ise ona acıyıp serbest bıraktığını söylemiş. Cüceler küçük kıza üzülmüşler. Sonra ona, “İstersen burada bizimle kalabilirsin. Evi düzenli tutar, yemekleri hazırlar, küçük işleri görürsen biz de seni koruruz.” demişler. Pamuk Prenses bu teklife çok sevinmiş. Böylece kulübede yeni bir hayat başlamış.
Her sabah cüceler dağlara çalışmaya gidiyor, Pamuk Prenses ise kulübede kalıp evi topluyor, yemek hazırlıyor, çamaşırları düzeltiyor, pencereleri açıp havalandırıyor, akşam için her şeyi hazır ediyormuş. Cüceler her gün çıkmadan önce ona aynı öğüdü veriyorlarmış: “Sakın yabancılara kapıyı açma. Üvey annen bir gün seni aramaya kalkarsa dikkatli ol.” Pamuk Prenses de onlara söz veriyormuş.
Bu arada kraliçe, sarayda yine aynasının karşısına geçmiş. Kendinden emin bir sesle, “Ayna, ayna, söyle bana. Bu ülkede en güzel kim?” demiş. Ayna ise, “Siz çok güzelsiniz, kraliçem. Ama Pamuk Prenses hâlâ sizden daha güzel.” diye karşılık vermiş. Kraliçe bunu duyunca avcının onu aldattığını anlamış. Pamuk Prenses’in yaşadığını öğrenince yeniden büyük bir öfkeye kapılmış. Bu kez işi şansa bırakmamaya karar vermiş. Düşünmüş taşınmış, sonunda yaşlı bir satıcı kadın kılığına girmiş ve cücelerin kulübesinin yolunu tutmuş.
Kapının önüne gelince ince bir sesle, “Güzel kurdelelerim, renk renk kuşaklarım var.” diye seslenmiş. Pamuk Prenses pencereye yaklaşmış ve, “Günaydın. Neler satıyorsun?” diye sormuş. Kadın, “Birbirinden güzel bağlar, kuşaklar, süsler satıyorum.” demiş. Pamuk Prenses başta kapıyı açmak istememiş. Ama yaşlı kadının zararsız göründüğünü düşünmüş. Sonunda onu içeri almış. Kadın, parlak bir kuşağı eline verip, “Bu sana çok yakışır. İstersen ben bağlayayım.” demiş. Pamuk Prenses de safça kabul etmiş. Kadın kuşağı öyle sıkı bağlamış ki Pamuk Prenses’in nefesi daralmış, başı dönmüş ve yere yığılmış. Kadın da, “Şimdi bakalım en güzel kim olacak.” diyerek hızla oradan uzaklaşmış.
Akşam cüceler eve dönünce Pamuk Prenses’i hareketsiz halde bulmuşlar. Çok telaşlanmışlar. Hemen kuşağın fazla sıkı bağlandığını fark etmişler ve düğümünü çözmüşler. Pamuk Prenses derin bir nefes alıp gözlerini açmış. Cüceler olanları öğrenince, “Bu gelen yaşlı kadın sıradan biri değildi. Büyük ihtimalle kraliçeydi. Biz yokken hiç kimseyi içeri alma.” diye onu yeniden uyarmışlar. Pamuk Prenses de bu kez daha dikkatli olacağına söz vermiş.
Fakat kraliçe saraya dönüp yine aynasına danıştığında aynı cevabı almış: “Siz çok güzelsiniz, kraliçem. Ama Pamuk Prenses sizden daha güzel.” Bunu duyan kraliçe, ilk planının işe yaramadığını anlamış. Daha da hırslanmış. Bu kez çok süslü görünen ama gizli bir büyü taşıyan bir tarak hazırlamış. Sonra başka bir yaşlı kadın kılığına girerek yeniden kulübeye gitmiş.
Kapıyı tıklatıp, “Güzel eşyalarım var, bakmak ister misin?” diye seslenmiş. Pamuk Prenses pencereden bakıp, “Kapıyı açamam. Beni tembih ettiler.” demiş. Kadın, “Açmana gerek yok, uzaktan bak yeter.” diyerek tarağı göstermiş. Tarak gerçekten de çok parlak ve gösterişliymiş. Pamuk Prenses onu görünce dayanamamış. Kadın, “Saçların çok güzel. Şu tarağı bir denesen ne kadar hoş durur.” demiş. Pamuk Prenses merakına yenilmiş ve kapıyı açmış. Yaşlı kadın ona yaklaşarak, “Dur da saçını biraz düzelteyim.” demiş. Tarağı saçlarına değdirir değdirmez Pamuk Prenses yine kendini kötü hissedip yere düşmüş. Kadın, “Bu kez beni kimse durduramaz.” diyerek sevinçle uzaklaşmış.
Bir süre sonra cüceler eve gelmiş. Pamuk Prenses’i görünce yine çok endişelenmişler. Hemen etrafa bakınmışlar ve saçlarının arasında unutulmuş tarağı bulmuşlar. Tarağı çıkarır çıkarmaz Pamuk Prenses kendine gelmiş. Cüceler ona, “Ne olur, artık ne kadar iyi görünürse görünsün yabancılara aldanma.” demişler. Pamuk Prenses utanarak başını eğmiş ve bundan sonra daha dikkatli olacağını söylemiş.
Ama kraliçenin kıskançlığı hâlâ dinmemiş. Yeniden aynasının karşısına geçmiş ve aynı soruyu sormuş. Ayna da yine aynı gerçeği söylemiş: “Siz güzelsiniz, kraliçem. Ama Pamuk Prenses sizden daha güzel.” Kraliçe öfkesinden titremeye başlamış. Sonra kimsenin bilmediği gizli odasına çekilmiş. Orada çok alımlı görünen bir elma hazırlamış. Elmanın bir yanı kıpkırmızı, diğer yanı ise açık renkmiş. Dışarıdan bakan herkes onun ne kadar iştah açıcı olduğunu düşünürmüş. Kraliçe, büyülü elmadan küçük bir parça yenince derin bir uyku gibi ağır bir hâl vereceğini biliyormuş. Bunu hazırladıktan sonra bu kez köylü kadın kılığına girmiş ve tekrar kulübeye gitmiş.
Kapıyı çalıp, “Taze elmam var. Çok güzel, çok tatlı.” diye seslenmiş. Pamuk Prenses pencereye çıkıp, “Hiçbir şey alamam.” demiş. Kadın gülümseyerek, “Sadece bir hediye. Hem bak, korkulacak bir şey yok.” diye karşılık vermiş. Pamuk Prenses yine de tereddüt etmiş. Bunun üzerine kadın elmayı ortadan ikiye bölmüş ve, “Bak, ben de yiyorum. Bir yanını sana veririm, diğer yanını kendim yerim.” demiş. Elmanın parlak kırmızı tarafı Pamuk Prenses’in çok hoşuna gitmiş. Kadının gerçekten bir parça yediğini görünce şüphelenmemiş. Elini uzatıp kendisine verilen kısmı almış. Fakat daha ilk lokmada gözleri kapanmış ve derin bir uykuya dalmış gibi yere uzanmış. Kraliçe, planının sonunda tuttuğunu düşünerek memnuniyetle oradan ayrılmış.
Akşam cüceler eve döndüğünde Pamuk Prenses’i yerde bulmuşlar. Onu çağırmışlar, omzuna hafifçe dokunmuşlar ama kız uyanmamış. Etrafta ne olduğunu anlamaya çalışmışlar. Önce bağlarını kontrol etmişler, sonra saçlarını taramışlar, odanın her köşesine bakmışlar. Fakat bu kez onu uyandıracak bir yol bulamamışlar. Yine de yüzü canlılığını koruyormuş. Sanki sadece çok derin bir uykuya dalmış gibi görünüyormuş. Cüceler onu toprağa vermeye kıyamamışlar. Camdan yapılmış güzel bir tabut hazırlamışlar. Pamuk Prenses’i içine dikkatle yerleştirmişler. Tabutun üzerine de altın harflerle onun adını yazmışlar.
Tabutu dağın yüksekçe bir yerine koymuşlar. Cüceler sırayla onun başında beklemişler. Kuşlar, tavşanlar ve ormandaki başka hayvanlar da sanki ona veda eder gibi tabutun çevresine gelirmiş. Günler geçmiş, haftalar geçmiş. Pamuk Prenses’in güzelliği hiç solmamış. Onu görenler gerçekten uyuyor sanırmış.
Bir gün oralardan geçen genç bir prens, akşamı geçirmek için cücelerin kulübesine uğramış. Dağın üzerindeki cam tabutu görünce merakla yaklaşmış. İçerideki güzel kızı görünce gözlerini ondan alamamış. Tabutun üzerindeki yazıyı okuyunca onun Pamuk Prenses olduğunu öğrenmiş. Cücelere dönüp, “Onu burada bırakmayın. Ne isterseniz vereyim, yeter ki onu bana emanet edin. Ona gözüm gibi bakarım.” demiş. Cüceler önce buna yanaşmamışlar. Çünkü Pamuk Prenses’i çok seviyorlarmış. Ama prensin sözlerindeki içtenliği görünce yumuşamışlar. Sonunda onun iyi kalpli biri olduğuna inanıp tabutu teslim etmeyi kabul etmişler.
Prens, adamlarına tabutu dikkatle taşımalarını söylemiş. Yolda ilerlerken küçük bir sarsıntı olmuş. O anda Pamuk Prenses’in boğazına takılmış olan elma parçası çıkıvermiş. Birden yüzüne yeniden renk gelmiş. Gözlerini açmış, yavaşça doğrulmuş ve şaşkınlıkla etrafına bakmış. “Ben neredeyim?” diye sormuş. Prens sevinç içinde, “Güvendesiniz.” demiş. Sonra ona olanları sakin sakin anlatmış. Pamuk Prenses her şeyi öğrenince çok şaşırmış. Prens de ona, “Seni tanıdığım ilk andan beri kalbimde büyük bir sevgi hissettim. Benimle saraya gelir misin? Birlikte güzel bir hayat kuralım.” demiş. Pamuk Prenses, prensin iyi niyetini görmüş ve onunla gitmeyi kabul etmiş.
Sarayda büyük bir düğün hazırlığı başlamış. Her yer çiçeklerle süslenmiş, salonlar ışıl ışıl olmuş, mutfaklarda nefis yiyecekler hazırlanmış. Düğüne pek çok kişi çağrılmış. Davetliler arasında Pamuk Prenses’in üvey annesi olan kraliçe de varmış. Kraliçe, törene gitmeden önce yine aynasının karşısına geçmiş ve her zamanki sorusunu sormuş: “Ayna, ayna, söyle bana. Şimdi en güzel kim?” Ayna, “Siz güzelsiniz, kraliçem. Ama genç kraliçe sizden daha güzel.” diye cevap vermiş. Kraliçe bu sözleri duyunca çok şaşırmış. İçini bir huzursuzluk kaplamış. Önce düğüne gitmek istememiş. Ama merakı ağır basmış. Sonunda hazırlanıp saraya gitmiş.
Büyük salona girdiği anda genç kraliçenin Pamuk Prenses olduğunu görünce olduğu yerde kalakalmış. O an bütün yaptıklarını hatırlamış. Herkesin gözleri önünde büyük bir mahcubiyet duymuş. Bu yüzden ne diyeceğini, nereye bakacağını bilememiş. Böylece kibri de kıskançlığı da onu mutlu etmediğini anlamış. Masalın sonunda Pamuk Prenses ile prens, sevdikleri herkesle birlikte neşe içinde yaşamışlar. Yedi cüceler de sık sık saraya misafir olmuş, hep birlikte güzel sofralarda buluşmuşlar. Kötü duyguların yerini iyilik, sevgi ve huzur almış.
Böylece Pamuk Prenses’in hikâyesi, sabrın, iyiliğin ve temiz kalbin sonunda her zaman ışık bulduğunu anlatan unutulmaz bir masal olarak dilden dile aktarılmış.
Daha fazla prenses masalı okumak için prenses masalları adlı kategorimizi ziyaret edebilirsiniz.





